Eğlencesinden sual olunmayan LaMa dünkü yazısında şöyle bir soru yöneltmiş ben dahil 4 blog yazarına :
"Issız bir adaya düşseniz veya ultra milyoner birileri sizi bedavadan Ay'a seyahate gönderse yanınıza alacağınız 4 lezzet nedir ?"
Birkaç saattir arşivlerde gezinmekten , foğtoğraf klasörlerini alt üst etmekten helâk oldum. Velhasıl 27 tarifle başladığım yolculukta sona geldim. Azalta azalta en kıymetli 4 tarifime ulaştım.İşte o hazineler :
1. Bademli Çokokremli Kurabiye : 158 kere yapıp 158inde de sıkılmadan yediğim , pişerken evin heryerini kabuğu soyulmamış badem kokularının sardığı , tadına doyulmaz bir tarif. İlk denediğimde o ânâ dek ondan daha lezzetlisini yapmadığım (hatta sonrasında bile ondan daha lezzetli bir kurabiye yemediğim) için benim "Ay'a git" deseler "Onsuz olmaz" diyeceğim ilk tarif bu kurabiye.
Baklava , şöbiyet , kadayıf , hatta kadayıf dolması, hanım göbeği falan değil !! Benim en sevdiğim şerbetli tatlı REVANİ...
Yani şimdi seviyorum diye en iyi yapabildiğim şerbetli tatlının revani olduğu düşüncesine kapılmayın. Ne münasebet ! Kim tutturabilmiş ki o kıvamı ben tutturayım. Haksızlık da etmeyeyim kendime birkaç kez müthiş kabarmış , yumuşacık , düzgün dilimli revani yaptığım olmuştur. Ama bana göre riskli bir tatlı olduğu için misafire ikram zamanlarında revani yapmak fikrinden uzak duruyorum.
Diyelim ki akşam yemeği davetinize geleneksel birşeyler düşündünüz. Mesela Közlenmiş Patlıcanlı Karnıyarık , İzmir Köfte , Kağıt Kebabı , Mantı , Ezogelin Çorba , Tarhana Çorbası , Perde Pilavı , Meyhane Pilavı ya da bunun gibi şeyler işte. Bu yemeklerin ardından tatlı olarak Tiramisu , Elmalı İncirli Pasta veya Nutellalı Supangle ikram edecek değilsiniz herhalde ! E revani de tutar mı tutmaz mı endişesi var :
-Peki böyle durumlarda n'apıyoruz ?
Üç gündür ara ara şiddetini arttırarak süre gelen yağmur beni bundan birkaç yıl öncesinin serin ilk baharına götürdü :
Yıl 2006 . Üniversite son sınıftayım. 'öğretim' hayatımın son aylarının hem sevinci hem hüznü var içimde. Başka şehirlere göç edecek olmamın heyecanını , öğrencilikten öğretmenliğe geçiş yapacak olmanın tedirginliğini de unutmamak lazım ! Aylardan mart , son günleri. Ankara hem soğuğa hem yağmura teslim. Öyleki şu üç günde gördüğüm yağmur sanırım o zaman Ankara'ya bir günde düşmüş olmalı. Okul çıkışı şiddetli yağmur sebebiyle yurda kadar yürüyemeyip , evi yakınlardaki bir arkadaşımıza gidiyoruz. Üç kişiyiz. Annesi mis gibi mısır unlu kek , yaprak sarması , elde açma su böreği yapıp evlere sipariş gönderiyor. Tabi biz de biraz nasipleniyoruz bu niğmetlerden (Kulaklarının çınlamasına gerek yok,duam ulaşsın yeter).
Oturmuş sohbet ediyoruz , PowerTurk açık. O an gördüm ilkkez. İlkbaharı değil de sanki sonbaharı yaşadığımız o günlerde tam bir 'sonbahar şarkısı'ydı dinlediğimiz. Böyle hissetmemde klip görüntülerinin önemi çok büyük kabul ediyorum.
Ama şarkıya eşlik eden vokal kızın sesinin-yüzünün hatta saçlarının hüznü , şarkı sözlerinin kederi kendisine o görüntüler eşlik etmese de bana 'sen sonbahar şarkısısın' dedirtirdi.
Şimdi her sonbahar geldiğinde, ilk yağmur damlaları kirlenmeye başladığında o şarkıyı yeniden yaşatıyorum. Hiç öyle kedere, hüzne, kırılganlığa falan bulaşmadan yalnızca dinliyorum , dinliyorum , dinliyorum ve işte istediğim şey HUZUR.
Sonbahar benim için yalnızca 'huzur' demek. Kapkara gökyüzü başkaları için 'kasvet' anlamına gelirken benim için 'hayat'tır. Kış , ardında yeni bir yaşam getiren 'anne' , soğuk ve karsa o annenin doğum sancılarıdır. Ben bir aralık çocuğu ve oğlak kızıyım. Böyle hissetmem normal değil mi ? !
O yıllar önceki kızın ruhuna işleyen huzuru şu ilk sonbahar günlerinde hissetmek ve anlamak isterseniz önce o 'sonbahar şarkısı'nı sonra da kendinizi bir dinleyin.
Aşk Kırıntıları'nın ardından son günlerde bayıla bayıla dinlediğim bir sonbahar şarkısı daha var. Eğer bu sizi yeterince etkilemediyse bir de onu deneyin ; GRİPİN - Beş ...
Kışın soğuğundan , yağmurun çamurundan , karın buzundan şikayetçi olmayanlar ! Önce Elmalı Bisküvilerinizi yapın . Sonra bir fincan kahve eşliğinde Aşk Kırıntıları'yla yağmuru dinleyin.
Buyrun , sonbahara yakışan bir bisküvi hikayesi :
Kaynak : Zeytinağacı
Hamur İçin Malzemeler :
1 yumurta
1 kaşık katı yoğurt
3 kaşık yoğurt suyu
1 çay bardağı şeker
2 çay bardağı sıvıyağ
1 limonun rendelenmiş kabuğu
1 paket vanilya
6 çay bardağı tam buğday unu
İç Harcı İçin :
4 adet elma
3 kaşık şeker
1 tatlı kaşığı tarçın : elmalar rendelenir şekerle birlikte suyunu çekene kadar pişirilir isteğe göre tarçın eklenir.
Yapılışı :
-İlk olarak iç harcını hazırlayın. Elmaları rendeleyip şekerle birlikte suyunu çekene dek pişirin. Ilınınca tarçın ilave edip karıştırın ve soğumaya bırakın.
-Yumurta , yoğurt , yoğurt suyunu derin bir kapta elinizle karıştırın.
-Limon kabuğu rendesini bir kasede parmak uçlarınızla şekere yedirin. Böylece aromanın tamamiyle şekere geçmesini sağlamış olacaksınız.
-Sıvı karışıma şeker-limon kabuğu karışımını ekleyin. Elenmiş un ve vanilyayı da ilave edip yumuşak bir hamur olana dek yoğurun.
-22 x 26 cmlik dikdörtgen borcama veya aynı boydaki bir kalıba yağlı kağıt serin.
-Hamuru ikiye bölün. Yarısını 0,5 cm kalınlığında açıp yağlı kağıt serilmiş tepsiye serin.
-Hamurun üzerine elmalı içi yayın. Hamurun diğer yarısını da aynı şekilde açıp elmalı harcın üzerine kapatın. -Hamurun üstünü çubuk veya çatal yardımıyla sık sık delin. 175 C de pişirip , kare kare kesin ve soğumaya bırakın.
-Soğuyan bisküvilerin üzerine pudra şekeri serpip servis edin.
Başkaları mutluluğun resmini çize dursun ben hikayesini yazıyorum. Veya şarkı sözlerini desek daha mı doğru olur ? O zaman şöyle bir okuyup siz karar verin ha !
Bugün okulun ilk günü olmasına , 2 ayın ardından topuklu ayakkabılarla ilköğretim haftası etkinliklerini kutlamak için saatlerce ayakta kalmama (ki protokolü tanımayan bir protokol karşılama görevlisiydim bugün, emniyet müdürü diye müdürün korumasına hoşgeldiniz dedim, o kadar yani !) , yeni sınıfıma kitap dağıtırken afakanlar geçirmeme , yarın dersim olmadığı halde yarın için okulda bana nöbet görevi yazılmasına , eve gelene dek zonklayan ayak parmaklarıma rağmen bugün çok heyecanlı bir gündü benim için . Yo yo öğrencilerimle karşılaşmış olmanın verdiği bir heyecan falan değildi bu. Zaten aynı mahallede olduğumuz için sıklıkla karşılaştık tatilde onlarla. Heyecanımın sebebi başka. Ama şimdi birkaç gün geriye gidelim :
17 Eylül akşam üzeri saatllerinde , içinde bir birinden farklı onlarca konu ile ilgili muhteşem bilgilerin , harika tariflerin (ki Pudra Şekeri Pantolu Nişastalı Kurabiye denemem Pembe Rehber'dendir) paylaşıldığı Pembe Rehber 'in "Cupcake Aşkı" hediye blogspot teması yazısıyla karşılaştım. Tema , ilk yorum gönderene hediye gidecekti. Yazı gönderi saatinin üzerinden biraz geçmiş olması sebebiyle temanın çok hoş olduğuna ancak benim bu hediye kaçırmış olduğuma dair bir yorum yazdım.
Birgün sonra e-posta kutumu kontrol ederken "Temaya ilk yorum bırakan sizsiniz :)" konu başlığıyla bir mail geldiğini gördüm. O postayı okuduğum an yaşadığım mutluluk bende bırakın pazartesi sendromunu üzerimde ne kadar yorgunluk ve stres belirtisi varsa hepsini aldı götürdü. Birkaç haberleşmenin ardından bugün sabırsızlıkla beklediğim bloğumun yeni temasına kavuştum. Okuldaki ultra stresli günün ardından şuan kendimi kuş gibi hafif , heyecanlı ve mutlu hissetmemin sebebi Pembe Rehber'den kazandığım işte bu hediye :)
Bu temayı hazırlayıp , hediye etme cömertliğini gösteren , benim heyecanıma gülümseyerek karşılık veren Pembe Rehber bloğunun yazarı Bengü Hanıma sonsuz teşekkürlerimi gönderiyorum.Eğer siz de böyle güzel bir tema istiyorsanız ya gözünüz kulağınız hediye gelebilecek tema ihtimaline karşı Pembe Rehber'de olacak ya da Bengü Hanıma bir e-posta gönderip iletişime geçeceksiniz bir zahmet (Bu konuda şansımdan ötürü üzerimdeki rahatlık hissediliyor sanırım ;))
Şimdi benden bir teşekkür de , bu börülceleri temizleyip , haşlayıp poşetledikten sonra bana ikram eden Deniz'e gelsin. Arkadaşlarımız Denüz & Ümit'le ilgili son yazımının üzerinden epey bir zaman geçmiş. O dönem yaptığım ve berbat şekilde sonuçlanan bir kek macerasının birkaç saat sonrasında Ümit'in nasıl rahatsızlandığını merak edenler Çikolatalı Kepekli Kurabiye hikayesinden okumaya devam edebilir. Ben burda kötü şeyleri (beceriksizliklerim de denebilir:)) hatırlamak yerine Deniz'in annesinin Manisa'da ki bahçesinden toplanıp getirilmiş börülcelerden yaptığım ilk salatanın tarifinden bahsetmek istiyorum.
Karadenizli olduğum için Ege'de bolca tüketilen sebzeleri pek tanımıyorum. Börülceyi zeytinyağlı yemek olarak birkaç kez Bodrum'da kayınvalidemin ellerinden yemiştim. Ama hiç salatasını denememiştim. Yapılışı biraz bizim 'fasulye makarnası' dediğimiz Karadeniz Bölgesi'nde yaz aylarında sıkça yapılan bir çeşit mezeye çok benziyor. Tadında çok büyük farklılıklar olduğunu da söyleyemem zaten. Fasulye makarnası , fasulyeler haşlanıp süzüldükten sonra tereyağ ve sarımsakla birkaç dakika kavrularak oluşuyor. Börülce salatasında ise zeytinyağı ve sarımsak ile birkaç dakika kavurup soğuduktan sonra servis etmek söz konusu. Bilmeyenler hikayenin devamını okuyarak itinayla denesinler lütfen .
Buyrun , "Ege'den bir salata geldi" hikayesi :
Malzemeler (2 porsiyon) :
300-350 gr börülce
4 diş sarımsak
2 yemek kaşığı zeytinyağı
Dilerseniz 1 kase yoğurt
Yapılışı :
-Börülceleri temizleyip tuzlu suda yumuşayana dek haşlayın.Bu kısmı ben yapmadığım için ayrıntı veremiyorum.
-Haşlanmış börülceleri süzüp bekletin.
-Sarımsakları incecik kıyıp zeytinyağı ile birkaç dakika kavurun.
-Kavrulan sarımsaklara börülceleri ekleyip birkaç dakika daha kavurun.
-Börülceyi kaselere bölüp soğuduktan sonra dilerseniz üzerine yoğurt gezdirerek servis edin.
Şu boğum boğum akan yumurtaya ve bakır sahanda kuzu kuzu yatan patlıcanlara hazır mısınız?
Bu harika görüntü deneyip vazgeçemediğim, haftasonları her sabah kalvaltı masamda yer verdiğim bir lezzete dönüştü. Ha haaa. Yalan !!!!
Yani tamam patlıcana aşık olabilirim. Keza yumurtaya da öyle. Hele şu baharatlı hali enfes. Az pişmiş yumurta sarısına ekmeği banıp patlatmanın keyfi de pek fazla şeyde yok. Ama sonuçta içine kırmızı et giren, susuz, domatessiz , ramazanda 'iftara ne yapsak?' diye düşündüğümüz anda uydurduğumuz bir tarif. Öyle bir KÖZLENMİŞ PATLICANLI KARNIYARIK , KARA LAHANA DOLMASI gibi veya KAĞIT KEBABI ne bileyim bir HALUJ bir İZMİR KÖFTE gibi her an aklıma esebilecek konumda bir tarif değil kendisi. Ha lezzetsiz mi ? Hâşâ ne alakası var ? Bir nevi domatessiz ve etli menemen olarak değerlendirebiliriz bu yemeği. Yemek de denebilir mi tam bilmiyorum. Bana göre bir tarife yemek diyebilmem için tabağa konulduğu zaman etrafında kırmızı sıvıdan bir havuz oluşması lazım. Bu tarifte ise çok az su ekleyip pişene dek tamamen o suyu çekmesini sağlıyoruz.
Bu yüzden bana biraz 'kahvaltılık' bir tarifmiş gibi geldi. Ve bence mesela akşam yemeğinden ziyade kahvaltıda denemeye daha uygun. Veya haftasonu yapılacak bir brunch için de bu tarifi düşünebilirsiniz. Hele de kırmızı eti seven bir arkadaş toğluluğuna sahipseniz o masada baş tacı edileceğinize eminim. Benim kırmızı etle aramda bir iletişimsizlik söz konusu da !
İki aylık tatilin ardından yeni eğitim-öğretim yılına adapte olmak pek bir zor geliyor bu bünyeye. Öğretmenler için bu eğitim çalışmaları 1 Eylülde değil de öğrencilerle aynı tarihte başlasa eminim ilk günlerde bir kriz topu halinde gezerdim sınıflarda. Şu iki haftalık sürede ancak alışabildim okulların açılacağı gerçeğine. Bu satırları okurken yılda bir kaç hafta izne ayrılabilenler beni katletme hayalleri kuruyor olabilir ama benim elimden gelen birşey yok sonuçta. Her mesleğin kendi zorluk ve kolaylıkları mecvut. Bizim mesleğimizin 'çekilebilir' yanı da bu tatil güzelliği.
İki haftadır okulun duvarlarına, sınıflara, kantine, öğretmenler odasındaki koltuklara, okulun ağır aksak işleyen bilgisayarlarına vs. alışmakla meşgulüm (Yok canım psikopatlığımdan değil, pazartesiden itibaren 07 sularında uyanacak olmamdan dolayı böyle şeyler yapıyorum !). Bu sebeple şu birkaç hafta tariflerle arama istemeden mesafe koydum. En büyük üzüntüm , minik toplar halinde fotoğraflanmış EV YAPMI MARSHMALLOWLU ÇOKONAT tarifini bir türlü yayına hazırlayamamış olmak. Tıpkı ÇİKOLATA GANAJLI ÇİLEKLİ PASTA yazımda olduğu gibi çokonat tarifinde de size anlatmayı düşündüğüm uzunnn bir hikayem var. Arada bir eklemeler yapıp hikayeyi daha da okunmayacak hale(!) getiriyorum. Ne zamanki hikayede anlatabileceğim bir konu kalmaz, o zaman o tarifi yayında görebilirim.
Gevezelik etmeyeli çok olmuş. Ara sıra benim uzun zırıltılarıma tahammül edersiniz artık.
Buyrun , kahvaltıvâri bir yemek hikayesi :
Malzemeler (2 kişilik) :
2 orta boy patlıcan
2 orta boy yeşil biber
1 orta boy soğan
1 çay bardağı dolusu (veya 3 yemek kaşığı) kuşbaşı et
2 adet yumurta
1 yemek kaşığı sıvıyağ
Tuz,Pulbiber
Yapılışı :
-Patlıcanları alacalı soyup 5dk tuzlu suda bekletin.
-Patlıcanların suyunu sıkıp küp şeklinde doğrayın.
Kızartılarak tüketilen sebzeler içinde en tehlikelisi biber kızartması. Tabi bana göre aynı zamanada en lezzetlisi de o. Yani bir nevî aşık olup kavuşamama durumu gibi birşey. Hele taze demlenmiş çayın yanında kızarmış biberin ve üzerindeki domatesin saldığı suya ekmek batırıp yemenin tadı ne peynir-simit-domates üçlüsünde , ne kahve-kurabiye ikisinde var. Ha bundan daha lezzetli birşey arıyorsanız o da şu ola ki ; birgün dolapta bekleyip iyice soğumuş ve domates sosunu içine çekmiş biber kızartması...
Ben , 'sağlıklı beslenme' değil , 'çok sağlıklı beslenme' takıntısı olan bir mide fukarasıyım (Israrla kepekli veya tam buğday unu kullanmamdan , kepekli makarna pişirmemden , kremşanti gibi çok yağlı kremalardan uzak durmamdan , eti pek hazetmememden bunu anlamanız mümkün. Daha çözemediyseniz bir zahmet Diyet Tarifler kategorimi inceleyip kendi gözlerinizle görün.). Bu 'çok sağlıklı beslenme' çabam münasebetiyle nerdeyse 3-5 yıldır biber kızartması yemiyordum. Ama biberin en lezzetli olduğu , pazar tezgahlarında yan yana 4-5 çeşit biberin 'beni al' diye bağırdığı ağustos ayında nerdeyse tam bir biber kızartması şöleni yaşandı mutfağımda.